27 Şubat 2012 Pazartesi

PİSLİKLER VE AYIPLAR

İnsanların ne ayıplarıyla ne de günahlarıyla baş edebiliriz. Onlara laf anlatmak, adam etmeye çalışmak zordur. Ne kadar sinir bozucu olabildiklerine inanmak bile zordur bazen. Hangimiz birinin saçını başını yolmak istememişizdir kimi zaman? Ağzını burnunu dağıtmak… O şahsın dünyada kapladığı yer bile batar. Hani “ölse üzülmem” deriz. “Ortalıktan bir mikrop eksilir” deriz. Öyle ya da böyle gerçek olan bir şey varsa, hepimizin birlikte yaşamak zorunda olduğu…
Pisliğe bulaşmadan nasıl barınılır? Kötülüğe girişmeden ve yanlışa müdahale etmeden nasıl olacak? Kötüden kaçarak ya da iyiyi kovalayarak mı? Yok, yok ben ikisini de denedim, olmuyor…
Üniversitemizin anaokulunda çocuklarla yapılan bir çevre etkinliği vardı. Üniversitenin bahçesindeki çöpleri toplamayı üstlenen çocuklarla öğretmenler çok dikkat çekiciydi tabi. Ama cicili bicili yanlarına ilişkin olarak… Aman ne kadar tatlılardı! Mini mini çöpçülere üniversite öğrencilerinin ve hocalarının şefkatli bakışları ve gülümsemelerinden öteye gidemedi bu etki… Peki, bir mesaj vermeye çalışıyordu bu çocuklar, o mesaja ne oldu??
Ben söyleyeyim, hiç bir şey olmadı… Güzelim çimlik alanlar kirletilmeye aynen devam edildi… Yani başkasının çöpünü temizlemekle dünyayı düzeltemezsiniz. Ve sizin bu fedakârlığı yapmanızla onlar kirletmekten vazgeçmez.
Ne yapmalı peki? Gözünüzün içine baka baka terbiyesizlik yapan, haddini aşan, kendini de her şeyin en iyisi sanacak kadar kendini bilmeyen birine ne yapmalı? Eh bir kere anne babasından bir terbiye, bir ahlak, bir yol yordam öğrenmemiş. Zaten çoğu anne babanın da böyle bir derdi olmadığını görüyoruz…
Sonra, laftan anlamaz… Bu kişiye akıl vermek, “bak burada bende varım, benim de bir kişiliğim var” falan diye anlatmaya çalışmak, saygı beklerim gibi beklentilere girmek… Fısss… İçi hava dolu bir balondan farksız. Yok böyle şeyler… Yok böyle insanlar… Yok böyle varlıklar…
İlk etapta belki uzak durabilirsiniz. Ama hangi birinden? Her yerde var bunlardan. Maalesef öyle…
Geriye kalan tek şey, onlardan kendi silahlarını kullanarak korunmak… Yani tabi pislik yaparak değil de kendinden emin, kendini ezdirmeden dim dik durarak…
Bir de kendi işine gücüne bakmaktan başka bir ilaç yoktur. Tüm çirkinliklere ve pisliklere karşı.
Bir de derler ya, ona yokmuş gibi davranmak en büyük cezadır diye… Buna katılmıyorum. Kimsenin cezasını vermek kimseye düşmez bence. Herkes kendi cezasını kendine verir. Ya da zaman ona belli dersleri acı bir şekilde öğretir. Adını farklı şekillerde telaffuz ettiğimiz Yaratan, ince bir hesapla gerekli cevapları ona iletir de diyebiliriz. Çok sevdiğim bir söz vardır bununla ilgili olarak;
“Allah’ın değirmeni yavaş döner ama ince öğütürmüş.”
İnce olmaktan uzak, incelik bilmeyen, inceliğe de layık olmayan kalın kafalı insanlardı bugün kafama takılan… Özür dileyerek onları böyle niteliyorum. Çünkü yeri geliyor onlar bana çok daha büyük hakaretler edebiliyorlar. Zevkime, kişiliğime, inancıma, alışkanlığıma, zarafetime, seçimlerime… En büyük ve insafsız hakaretleri edebiliyorlar. Ben onlara kalın kafalı demişim çok mu?
Eskiden kibarlık ederdim, bunu söylemeyi bile hakkım olarak görmezdim. Artık devir değişti. Tabi ben de değiştim. Çünkü kendime saygı göstermenin, başkalarının iyisine ya da kötüsüne saygı göstermekten çok daha önce geldiğini anladım.
İnsanların ayıplarıyla baş edemeyiz. Ama kendimizi şekillendirebilecek özgürlüğe sahibiz. Ne olursa olsun. Öyle bir yüzyılda yaşıyoruz ki, köprüleri geçene kadar kendimize dayılar yarattıktan sonra her türlü özgürlüğe ulaşabiliyoruz. Hiçbir bahanemiz yok, kendimize iyi davranmamak için. Birazcık yalakalık karşılığında… O kadar kusur kadı kızında bile olurmuş. Hele ki bu kadar çirkinliğin barındığı bir dünyada, devede kulak kalır bu kusur… Kendi dünyanı yaratabilme özgürlüğü olsun tek kusurumuz.
Ayıplar da sahiplerine yakışır en çok. Bulaşmamak lazım…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme