2 Nisan 2012 Pazartesi

SEN - BEN - ZEN


Şu hayatta peşine düştüğüm iki şey var. Mutlu olmak ve mutlu etmek... Böyle özet olarak söyleyince ne kadar basit görünüyor değil mi? Bir de çoğumuzun ortak noktası gibi görünüyor bu kovalamaca... Peki, neden bu ikisini yakalamaya çalışıp duruyoruz? Mutlulukla ilgili hedefler, kanatlı birer kuş mu da uzanınca uçup gidiyor…
Mutlu olmak, bir sanat… Hem de ömür boyu öğrenilecek, öğrenildikçe daha da çok üzerinde çalışmayı getirecek türden bir sanat. Herkes kendi yöntemleriyle bunu yapabilmeyi istiyor. Dünya kadar kitap yazıldı ve yazılıyor mutlulukla ilgili… Konferanslar, TV programları, bireysel seanslar, work-shoplar düzenleniyor. Zaman geçtikçe yeni yöntemler ortaya çıkıyor. Kendimize uygun olanlarını seçip deniyoruz.
Mutlu etmek ise benim kişisel seçimlerimden biri. Size ya da bir başkasına uymayabilir. Temel kriterlerimi korumak şartıyla, insanları mutlu etmeyi severim. Eğer karşımdaki bana zarar verecek bir şey (bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeyerek) yapmıyorsa, onu sevindirmek güzel bir şeydir benim için. Güzel bir söz söylemek, bir konuda yardım etmek veya hayatımdaki bir hoşluğu onunla paylaşıp onun da nasiplenmesine izin vermek gibi…
Modern şehir hayatı içindeki en büyük rahatsızlıklarımdan biri, insanların birbirine uzaklaşmış olması… Paylaşımların yüzeyselleştiğini görüyorum. Dostluk, özel olmak, yakınlık, dürüstlük zor bulunan erdemler haline geldi. Kadın-erkek ilişkilerinden iş ilişkilerine kadar her türlü birliktelik, bir nevi çıkar ilişkisi olarak şekilleniyor.
“Sen ve ben” diye bir şey kalmadı. Birisiyle konuşurken, bir gözünün iletişim araçlarından birinde olması muhtemel. Sorumluluk ve zorunlulukların sembolü olan zaman, hepimizi sıkıştıran bir araç artık sadece…
Oysa ben yaptığım şey ne olursa olsun keyfine vararak yapmayı istiyorum. Özenmeyi, üzerine titremeyi, bir sanat eseri gibi hayatımı işlemeyi seviyorum. Pişmanlık, geçmiş ya da gelecek düşüncesi, yetişme telaşı ve bir sürü zorluk aklımı fikrimi kemirmesin istiyorum.
Bir arkadaşımız devamlı “hadi şimdi ne yapıyoruz” diye diye bizi oradan oraya sürüklerdi. İçten içten kızardım ona. Peşinden atlı mı kovalıyor diye… Neden bir güne her şeyi sıkıştırmak zorundaydık? Zaman boşa geçmesin diye galiba… Oysa zaman, tadına varılmadıkça boşa geçmiş demektir…
Şimdi yeni bir kavramla tanışıyorum. Adı “zen”. Zen enerjisi, zen kültürü, zen felsefesi gibi isimlerle anılıyor ama pek yaygın ve bilinen bir kavram değil henüz. Uzak doğu felsefeleriyle doğu kültürünü harmanlayan bir yanı var.
Bu felsefeye göre günümüz insanı “düşünmek hastalığı” na yakalanmış… Düşünsek bile düşündüklerimizin içinden çıkmıyoruz genellikle… Düşündükçe batıyoruz. Ama bu noktadaki bir ikileme dikkat çekmek istiyorum. Düşünmesek, ot gibi yaşasak, her şeyi kendi haline bıraksak, bu düzen içerisinde bir yerimiz olamaz ki… Yok olur gideriz…
Düzenimizi topyekun değiştirebilirsek ancak, bu hastalıktan kurtulmayı da isteyebiliriz… Ama bu halde mümkün değil..
Zen ile ilgili bir kursa ya da çalışmaya katılır mıyım bilmiyorum. Türlü türlü enerji çalışmaları piyasada var. Zen de modern bireyin iç dünyasını iyileştirme yolunda kullanılan yöntemlerden biri. Sevgi ve şefkat duymayı yeni bir bakışla inceliyor. Şimdiyi yaşamayı, olumlu ya da olumsuz ayırt etmeden tüm duygularımızın farkına varmayı öğrenmeye dayanıyor. Sessizlik, tenhalık ve huzur odaklı mekânlarda kişinin iç dünyası ile ilgili farkındalıklar yaratmayı hedefliyor.
Neden mi? Nereden mi çıktı bu zen?
Çünkü kalabalıklarda kendimizi unuttuk…
Çünkü yoğunluklarda sevdiklerimize yabancılaştık…
Çünkü para, iş, mal-mülk, çıkarlar her şeyin önüne geçti…
Çünkü herkes sahip olduğu maddi varlıklar kadar itibar görüyor…
Paran kadar konuşuyorsun…
Mevkiin kadar hakka sahip oluyorsun…
Kimi tanıdığın kadar bir geleceğin oluyor…
Tercih ettiğin marka kadar popülariteye erişebiliyorsun…
Yaptığın yalakalık kadar adım atabiliyorsun…
Yattığın kişi sayısı kadar çekici bulunuyorsun…
Aldığın hediyenin değeri kadar değer görebiliyorsun…
Kendi reklâmını yaptığın kadar bir kimse olabiliyorsun…
Her şey para ile, her şey sayı ile, her şey maddiyat ile…
İnsan ilişkilerine, güzel sözlere, özveriye, ince düşüncelere, erdemlere ne oldu? Hepsini Allah rahmet eylesin…
Geçenlerde bir anne kız alışverişteydiler. 15–16 yaşlarındaki kız annesine resmen çemkiriyordu: “Anne!” diye bağırıyordu. “Daha kahvaltıda ne yemeyi sevdiğimi bile bilmiyorsun!”
Biz ne hale geldik böyle? Peki niye?
Zen öğretisi bir çözüm olabilir mi, iletişim eksikliklerimiz ya da insani kusurlarımız için?
Bilmiyorum. Ama yeni bir fikir, yeni bir kapı, yeni bir ümit belki…
Ben mutlu olma ve mutlu etme amaçlarımı gerçekleştirme yolunda zeni kullanmayı deneyebilirim gibi geliyor. Ya siz?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme