28 Ocak 2012 Cumartesi

İSTANBUL’DA KARDAN ADAMIN ÖMRÜ

Yine şehir bembeyaz… Hiç de hak etmediği bir güzellik içinde diye düşünüyorum önce. Sonra da diyorum ki herkes hak ettiğini mi yaşıyor sanki… İstanbul’un kirini, ayıbını, günahını, zorluğunu, çilesini örtmeye hangi kar örtüsü yetebilir ki?
Trafiği saymazsak, İstanbullu çok mutlu kar görmekten, kara bulanmaktan, karı izlemekten. Herkesin yüzünde bir farklı gülümseme hâsıl oluveriyor kar yağdığında. Sanki herkes gevşiyor, rahatlıyor. Hayat şartları o kadar bunaltıcı ve konular o kadar can sıkıcı olmalı ki, bu doğa harikasıyla karşılaştığında, İstanbullu hiç olmadığı kadar yumuşuyor. Karın kendisi gibi… Çocuklaşıyor ve az da olsa varı yoku unutuyor…
Ben bir İstanbullu olarak kara olan hasretimi, Ankara’daki öğrencilik yıllarımda sona erdirmiştim. Kara doymuştum. Ya da öyle sanıyordum. Bir şey çokken değersiz oluyor, biliyorsunuz. Şimdi tekrar İstanbul’dayım ve karlı günlerim azaldı. Ama doymamışım… Karın getirdiği havayı, soğuğu, macerayı seviyor ve özlüyormuşum meğer… Kar tanelerinin yüzüme yüzüme vurmasını, havadaki kokusunu, aylarca şehrin üzerinden kalkmayan örtüsünü nasıl da seviyormuşum…
İstanbul’a ne kadar kar yağarsa yağsın, burada eğreti duruyor. Emanet durduğunu hissediyor insan. Aniden geliveren beklenmedik bir misafir gibi… Ona doyamadan gideceğini bildiğiniz bir misafir… Yalvarsanız, önüne altınlar yığsanız kalmaya ikna edemeyeceğiniz bir misafirden farksız İstanbul’a yağan kar…
Sütü bozulmuş şehrimiz ne yazıktır ki bir batı şehri çünkü… Batılı olmak, altyapı sağlam değilse yerin dibine batmak gibi… Doğuda yağan kar daha güzel ve anlamlıdır bana kalırsa… Oraların saflığı, doğallığı, katıksızlığı bambaşkadır. Onları küçümsemek bir yana dursun, doğu şehirlerinden öğrenilecek öyle çok şey var ki… Biz batılılar özümüzü çoktan kaybettiğimizin ve nerden nereye doğru, neleri kaybederek ilerlemekte olduğumuzun bile farkında değiliz ki… Kaldı ki doğu şehirlerinden bir şeyler öğreneceğiz… Hayal tabi benimkisi…
Kar, doğanın bir parçası değil mi? İşte aynı zamanda karasal iklimin de büyük bir parçası. Oraların havasına, yapısına uygun… Oralara daha çok yakışıyor. Oraların halkı İstanbul’a göç etse bile memleketinin toprağını unutmuyor. Sonuna kadar savunuyor, sahipleniyor. Kar belki de net ve doğal yerlerde bu yüzden kalıcı oluyor. İstanbul’umuzda ise eğreti duruyor maalesef... Batının simgesi olamıyor… Zaten biz burada bir, bilemedin iki gün tadını çıkardıktan sonra canını çıkarmaya başlarız karın da… “Trafik” deriz, “yollar buz” deriz, “soğuk” deriz… “Yeter” deriz, sinir küpüne dönmeyi beceririz bu konuda da… Oysa doğuda, aylarca kar yerden kalkmaz ve oranın insanı buna alışmış, kabullenmiştir. Toprağını sevmektedir karlı ya da karsız…
Bazen doğuda bir köy okulunda çalışmanın nasıl olacağını düşünürüm. Büyük şehirde yetişmiş biri olarak zor geldiği için hiç gitmedim. Ama gitseydim oralarda bir öğretmen olarak çok kıymetli olacağıma eminim. Saygı göreceğime… İnsanların gerçekten bir şeyler öğreteceğime ve yenilikleri sunabileceğime inanacaklarına… Oralarda hiç bir emek boşa gitmez aslında… Büyük şehrin hangi okulunda hangi sıfatınız olursa olsun karambolde kaybolup gitmektesinizdir çünkü… Ha varsınız, ha yoksunuz. İşleyen kocaman çarkın bir dişinden başka bir şey değilsiniz. Bir yarış atından farkınız yok. Bir fark yaratma şansınız bile yok…
Nereden nerelere geldik… İstanbullu günlük hayatında asabidir, suratsızdır, yanına yaklaşılmaz, bir sürü derdi vardır onun. Ama kar yağınca… Her şeyin baştan aşağı değişmesi gibi İstanbullu’nun psikolojisi de bambaşka bir hale bürünür. Hatta o dişlerini koca koca gösteren trafik canavarları kuyruklarını kısarak çelimsizleşirler. Korkaklaşırlar. Kara alışkın değillerdir çünkü… Bir an önce ağır ağır evlerine varmaya çalışırlar. Kar yağınca öyle naralar atmazlar. O beğenmediğiniz Ankaralı şoförler var ya, onlar öyle alışıktır ki karda araba sürmeye… Onlar da kardan korkmazlar işte… Buzlu yollardan da korkmazlar… Onlar da bu konuda cesaretlidirler işte…
Ankara’da yaşarken ben bile buzlu yolda araba sürebilmiştim de İstanbul’da normal bir yolda bile sürmeyi göze alamadım. Yeniden İstanbullu olduktan sonra… Kürkçü dükkânına döndükten sonra…
İstanbullu’nun kara olan sevgisi de, başka sevdaları da, kardan adamın ömrü kadardır ne yazık ki… Güzel ve eğlenceli olan süreç bitip de, gösterişi yaratan kısımlar erimeye başladığında sevgi de sönmeye başlamaktadır buralarda… Ondan sonra yeni yelkenler, yeni sevdalar… Hep daha yenisi, hep daha başkası… Sonu olmadan…
Sen nasıl İstanbullu’sun demeyin. Özeleştiri yapabilen bir insanım o kadar… Hem de bu kadar böbürlenmeyi seven insanın arasında…
Yaaa kara sorsak bize anlatacağı çok şey vardır. Dili olsaydı eminim susmazdı. Ben biraz onun yerine konuştum bugün kendimce… Bana kalırsa kar İstanbullu’yu biraz hizaya sokan bir güzellik… Doğu ile batının arasındaki uçurumu birazcık da olsa dolduran bir güzellik… Ama asla buraya, İstanbul’a ait olmayan bir güzellik…
  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme