1 Mayıs 2011 Pazar

KARBONHİDRATI SEVDİKLERİNİZDEN ALIN

Haftayı spor yaparak bitirirken, üç aylık uğraşlarımın sonucunu 300 gr yağ, 300 gr kas kaybetmiş olarak aldım. Yapılan bu ölçümün nelere işaret ettiğinden başlayan tartışmalarımız, spor salonundaki danışmanlarımızla aramızda farklı yorumlamalarla başlayıp giderek münazaraya dönüşen bir hal aldı. Sağlıklı yaşama ile ilgili çok çeşitli görüşler, saygı içeren esprili bir hava içerisinde ortaya atıldı. Bilinenler paylaşıldı. Paylaşımlar kesinlikle havada kalmadı. Herkesin birbirinden bir şeyler öğrenmesi çok hoştu tabi. Ancak bana bazı bildiklerimi vurgulama ihtiyacı da hissettirdi.

Doğal yaşamdan uzaklaşıp modern yaşama ayak uydurmak zorunda kalmanın sancılarını hep birlikte çekiyoruz. Farkında olarak ya da olmayarak. Beslenme şekli, uyku düzeni, hareketlilik seviyesi, stres faktörleri ve havanın niteliği faktörleri büyük şehirdeki yaşamda, doğal yaratılışımıza aykırı yönde değişkenlik gösteriyor. Son günlerdeki favori karakterimiz, Çocuklar Duymasın’ın Felsefecisi Mustafa Ali’nin deyişiyle, “Siz hiç doğada stres altında çalışmak zorunda olan şişman bir tavuk gördünüz mü?”.
Modern hayatta insanların arasına katılan hayvanlar da yavaş yavaş tombullaşmaya başladılar, aynı insanlarda olduğu gibi. Arabalar popüler oldu, mertlik bozuldu bir kere! Arabalara dökülen tonla para boşuna gitmesin tabi, her yere araçla gidişler başladı ve yürümeler azaldı. Pozitif tıp biliminin kurucusu Hipokrat bundan 2500 yıl önce insanları eşeğe çok fazla binmemeleri konusunda uyararak yürümelerini tavsiye etmiştir. Onun “uzun yol yürüyen uzun yaşar” sözü günümüze kadar gelmiştir. Doğal yaşamda bir yiyeceğe ulaşmak için zaman ve emek harcanır. Ava çıkılır, meyve-sebze yetiştirilip toplanır. E burada her şey elimizin altında ve hazır zaten. Bu da yetmezmiş gibi sanal alışveriş sayesinde markete bile gitme zahmetine girmeyenler var. Bir de utanmadan pişmiş ısıtılmaya hazır kuru fasulye, pişmiş patlıcan musakka etiketleriyle yemek kutuları koydular marketlerin raflarına. Emek verme ve hareket etme düzeyimiz de bu tür kolaylıklar sayesinde giderek büyük bir hızla azalıyor.
Güneşin doğuşuyla kalkılıp, batışıyla birlikte yatılan doğal yaşam şeklini şehirde nasıl değişime uğrattığımızı söylemeye gerek var mı? Sabah isteksizce saat alarmının son çabaları eşliğinde zoraki kalkışlar ve işe gidişler. İşe yetişme telaşı artı trafik yoğunluğu ve stresi. Gün boyu kapalı ve yapay ortamlarda temiz hava alınmadan geçen mesai saatleri. Günde iki üç kere 10’ar dakikalık açık havaya çıkma şansını da sigara içmekten yana değerlendirip ciğerlerini iyice kirletenler çoğunlukta. Yetişmeyen işleri eve taşıyıp gecenin geç saatlerine kadar çalışılan veya sanal âlemde uzun saatler geçirilen zaman. Gece yarılarını geçen yatmalar ve dinlenemeden tekrar yeni güne zoraki kalkmalar…
Modern yaşamın bozmaya devam ettiği doğal yapımız zaten kilolanmaya eğilimli duruma gelmişken bir de konuyla ilgili yetersizliklerimiz var ki, bunun affedilir yanı yok. Diyetisyenlerin ellerine teslim edilmiş ve verilen kiloların diyet bırakıldığı anda fazlasıyla geri alındığı sağlık durumları yaygın.  En hayati sorunumuzun sebeplerini okumuyoruz araştırmıyoruz! Her duyduğumuza kapılıyoruz sonra da yeni bir ümitsizlikle vazgeçip yemeye ve oturmaya devam ediyoruz. Kilosundan yakınan arkadaşımın “Nesfit diyetine girdim” deyişine kahkahalar atmam, güleriz ağlanacak halimize durumundandır.
Duygusal boşluklarımız ve çözüm bekleyen sorunlarımızın bizi buzdolabına nasıl çektiğine inanamazsınız. Bu konuda tonla kitap var, ne olur alıp okuyun! İnsan psikolojisinde, yiyeceklerin yargılama ve eleştiriden uzak olmasından dolayı onlara yakınlık duyulduğu ve giderek bağımlı olunduğu gibi, bilimsel verilere dayalı gerçekler var. Ayrıca vücudun temel yapıtaşlarını oluşturan protein ve yağlardan yıllarca insanları uzak tutan ve vücuda hazır yakıt sağlamakla görevli karbonhidratlara yönelten diyetlerin başarısızlığı da ortada. 3–4 yaşlarındaki çocuklarımız bile göbekli artık. Ellerinde devamlı çikolatalar, gofretler, şekerler, cipsler, şekerli içecekler… Anne babalarının adına ben panik oluyorum, ne olacak gelecekteki halleri? İzleyenler dün akşamki maçta Çarşı Grubu’nun açtığı pankartı görmüşlerdir. “Çarşı abur cubura karşı”. Konuyla doğrudan ilgisi olmayan bir taraftar grubu tarafından sağlıksız beslenmenin zararını vurgulayan sosyal bir mesaj verilmesi sevindirici.
Konuyla ilgili söyleyeceklerimi buraya sığdırmakta zorlanırım ama özetleyerek bazı noktaları vurgulamam şart. Özümüzden uzaklaşmadan kendimize çeki düzen vermek, en büyük sorumluluğumuz olsun. Şehirdeki yaşantıdan tatmin düzeylerimiz yüksek olsaydı, ilk fırsatta ormanlık yerlere, tatil beldelerine ve şehir dışına nefes almaya atmazdık kendimizi.
Bir de son olarak “şeker”i kötüleyeceğim. Şeker, vücudumuza en çok zarar veren madde olmasına rağmen önümüze en çok çıkan ve sunulan yiyecek çeşidi. Aynı zamanda mutsuzluğun yanlış reçetesi… O yüzden çikolata yemekle aşk duygusunun aynı hisleri verdiğini söyleyip duruyorlar. Ne olur şeker, tatlı, karbonhidrat –adına ne derseniz deyin- yemek yerine kendinizi mutlu edecek şeyler yapın. Sevdiklerinize sarılın, eğlenin, oynayın, doğada vakit geçirin, bir şeyler yapın işte! Vücudunuzda ilerleyen yıllarda açığa çıkıp hayatınızı kısıtlayacak zararlar vermek yerine, karbonhidratın en güzelini sevdiklerinizden alın!


1 yorum:

  1. Berrakcım senin yazdıklarını destekleyen iyi bir kitap biliyorum ve izninle okurlarına tavsiye etmek istiyorum. Yasemin Soysal'ın "Tek Şişman Beyniniz" isimli kitabı... http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=578866&sa=81325223

    Bu arada yeni yazılarını bekliyoruz. :) Sevgiler...

    YanıtlayınSil