17 Temmuz 2017 Pazartesi

GÖKYÜZÜ NEREDE?

“ Bu saatler olunca bir sıcak çöküyor evladım…”

Yetmişlerinde belki de seksenlerine merdiven dayamış tonton yanaklı bir amca, dertleşecek birilerini bulmuştu yine. Onun gençliğinde ilişkiler daha bir yakın, samimi ve gerçek olurdu. Şimdiki ilişkiler günübirlik, kısa ve çabuk tüketilen, emek verilmemiş cinstendi. Kış ayazında ısıtılmamış, rutubetli odalara benziyordu.
Seyrekleşmiş beyaz saçlarını elindeki kumaş mendille kurularken, şapkasını dizlerinin üstüne bırakmıştı. Havanın onu iyice bunalttığı her halinden belliydi. Görmüş geçirmişliğine hürmetle, tecrübelerine merakla, kibarlığına hayranlıkla bakıyor, konuşsa da konuşmasa da onu dinliyorduk.

“Sıcak, çok sıcak. Evde de duramıyorum ki… Çıkacak bir bahçemiz bile kalmadı.”
“Nerede oturuyorsunuz amca?”
Yakınlardaki bir sokakta bilindik bir apartman tarif etti. Buraların eskilerinden olmalıydı. Neden bahçeye çıkamadığını sormak istediğim halde, saygı ve sabırla onun söylediklerini dinledim. Arzu ederse anlatırdı zaten.
Tesadüfen karşılaşıp bir şekilde lafa tutuşmuş, fikren anlaştıkça birbirinden ayrılıp kendi yoluna devam etmesi zorlaşan, konuştukça açılan müdavimleriydik mahallenin. Orta yaşlarda bir hanım, bir çiçekçi, ben ve yaşlı amca.
Akşamüstü olmuş, trafik yoğunlaşmış, eve yetişme telaşı başlamıştı şehirde. Korna sesleri yoğunlaşırken hızlıca yürüyen  insanlar; evleri paklamış yorgun temizlikçi kadınlar, okuldan çıkmış çocuklar, takım elbiseli ofis çalışanları yanımızdan gelip geçiyordu. Yaşlı amca sessizliği bozdu yeniden.
“Çok gürültü oluyor evladım. Evden başımı uzattığıma değmiyor. Hemen geri kaçıp içeriye giriyorum. Giriş katta oturuyorum ben.”
Bacaklarının etrafında dolaşan gri kediyi okşarken duraksadı. Biraz nefeslenmeye ihtiyaç duymuş gibiydi. Kedi ona gittikçe daha çok sokuluyordu. Adamcağız kucağına almak ister gibi bir hareket yapsa da sonra vazgeçti.
“Bazen dayanamıyorum, hava almak için bahçeye çıkayım diyorum. Başımı bir kaldırıyorum, uzun uzun binalar… İçimi fenalık basıyor.”
Sarkan dudaklarımız, sessizliğimiz ve aşağı yukarı salladığımız başlarımızla onu onayladık. Herkesi bir sıkıntı kapladı. Hava zaten sıcaktı ama insanın geleceğine dair umutlarını azaltan şeyleri duymak, sıcaktan daha çok sıkıntı veriyordu. Adam bizlerden çok daha eski halini biliyor olmalıydı buraların. Kim bilir onun gördüklerinden ne kadar çok şey eksilmişti şimdi. Tanıdıkları sevdikleri, ağaçlar ve bahçeler, dostluklar, huzur, temiz hava, sokakların sakinliği… Ancak binalar çoğalmıştı. Betondan yığın yığın koca sevimsiz yapılar…
Tam o sırada gözlüklü, siyah saçlı, sade giyimli bir hanımın telaşla karışık bir şükür haliyle bize doğru yaklaştığını gördük. Yaşlı adam da onu görünce toparlanmaya başladı. Şapkasını giydi, mendilini cebine yerleştirdi. Oturduğu banktan kalkmak üzere bir hamle yapmaya çalışırken sendeleyip geri oturdu.
“Ah babacığım, her yerde sizi arıyorum. Bir haber de bırakmamışsınız kimseye!”
Bizlerden çekinerek sinirlendiğini gizlemeye çalışıyordu kadın. Merakını dindirmenin rahatlığıyla biraz sakinlemiş görünse de apar topar yaşlı amcanın koluna girerek onu ayağa kaldırdı. Bizlere şöyle bir baktı ama konuşmadı. Adam ona itaatle karşılık verirken bizlerle vedalaştı.
“Sizlerle tanıştığıma çok memnun oldum efendim”
Biz de tanışmaktan çok memnun olduğumuz bu eski toprağa hürmetlerimizi bildirdik. Yanımızdan ağır ağır adımlarla uzaklaşırlarken, kızına yaptığı açıklama bulunduğumuz yerden duyuluyordu.
“Ne yapayım çok sıcak, biraz hava almak istedim.”
Daha sonradan öğrendiğimize göre bu amca alzheimer hastasıymış. Evden kendini dışarı atıp atıp kafasını yukarılara kaldırır, yükselen binalara bakarak, “bunlar nereden çıktı, bunlar nereden çıktı” diye bağırırmış. Yukarı bakmaktan başı döner, ellerinin arasına başını alıp yere çökermiş, bakıcısı, kızı veya komşulardan biri, onu sakinleştirmeye çalışarak evine girmesine yardım ederlermiş.
Ömrünün son demlerinde, onu oldukça sarsan böyle günlerde bir de çok sık sorduğu bir soru varmış.
“Gökyüzü nerede?”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme