1 Nisan 2013 Pazartesi

41 KERE MAŞALLAH


Şartların zorluğuna ve maddi-manevi külfetlerine aldırmadan, ortaya çıkan engelleri kaldırarak ve moralleri aşağıya çeken gelişmelerin aksine, insan ve kitap sevgisiyle yola çıktığımız günlerde buna değdiğine kendimizi inandırmaya çabalamaktayız. Aynı dilden konuşmanın ve herhangi bir şekilde anlaşmanın mümkün olmadığı insan türleriyle bir arada olmanın zahmetine katlanıyorsak bunu bir tek şey için yapmaktayız; iyileşmeye ve düzelmeye olan inancımızdan…
Yemek - içmek, uyumak gibi temel ihtiyaçları karşıladıktan sonra hayata bir seyirci olarak uzaktan bakacak kadar uyuşmuş insanları dürtebilmenin bir yolunu bilebilseydik keşke… O kadar sığ, sıradan ve faydasız yaşamaktan kurtulmaları, kendileri ve başkaları için güzel bir harekette bulunmaları mümkün olsaydı keşke…
Müzik, doğa, kültür ve yaratımların ucundan köşesinden yararlandırabilseydik herkesi… Bundan mahrum kalanların, bu durumun tek suçlusu olamayacaklarını bilmekle birlikte, çıkar yollar düşünmenin eşiğinde çırpınmalardayız. Gözlerindeki perdeyi indirmek, kulaklarındaki pası silmek ve yaşarken ölüleşmiş siluetlerine bir can ve anlam kazandırmak için sihirli değnekler mi lazım bize?
Sosyal medyada dolaşan “bir kitaba 10 lira vermeyi pahalı bulurken fal baktırmaya 50 lira veren bir milletiz” ifadesine hüzün içinde gülümserken, hayatın içinde bunun örneklerini bire bir yaşayınca daha fazla acı duyuyor insan.
Kültürel bir etkinliğin kapsamında yer alan kitap standının başında duran orta yaşlardaki adam, sadece bir kitap satıcısı değildi. Beyazlaşmış saç ve sakalları, gözlüğü ve bilgeliğin her yanına yayıldığı gözlenebilen yüz hatlarıyla daha çok bir üniversite hocası veya bir mucidi andırıyordu. Sanki ona sormayı akıl ettiğiniz takdirde, oradaki tüm kitaplarla ilgili size anlatacak bir bilgi birikimi, bir anısı, bir önerisi ya da bir hikâyesi vardı. Kimse ondan bir kitap alıp geçmemeliydi. Oturup sohbetine katılmalı, onu uzun uzadıya dinlemeli, enginliğinden faydalanarak zenginleşmeliydi…
Sanatçı ve tarih bilimci oluşunun yanında mütevazılığı ve kibarlığı ile de gönülleri fetheden bu adam, görmeyi bilenler için insani bir zenginlikti… Oysa öyle uykuda ve şuur yoksunu kimseler yanaşabiliyordu ki yanına, ondaki özellikleri görmeyi bir yana bırakın, sabrı ve gücünden çalacak kadar onu zorlayabiliyorlardı. Yine de istek ve heyecan ile işinin başındaydı…
Orta yaşlardaki karı-koca, sinemaya girmeden önce vakit öldürmenin derdindeydiler. Alışveriş sepetlerini doldurup arabanın bagajına boşaltalı saatler olmuştu. Karınlarını tıka basa doyurmuşlar ve ikişer üçer çaylarını içmişlerdi. Etrafta yapacak bir şeyler aranırken yakınlarındaki kitap standını gördüler.
Tarihsel ve güncel yayınlardan kişisel gelişime, çeşit çeşit romanlardan felsefi denemelere, dünya edebiyatından yerli eserlere kadar pek çok çeşidin yer aldığı kitapların bulunduğu masa, tüm zenginliği ve vericiliğiyle okurları beklemekteydi. Karşılıksız vermeye alışmış bir anne gibi fedakâr ve beklentisizdi…
Karı - koca önce şöyle kabaca bir bakış attılar güzelim kitaplara… Yüzlerinde ilgisiz, sıkıntılı ve somurtuk bir ifade dolaştıklarına bakılırsa kitap seçmeye gelmiş olamazlardı. Vakit geçirmek için daha iyi bir fırsat bulsalar bir saniye bile durmayacak gibi bir hava içerisindeydiler. Aslına bakılırsa, şöyle etrafta tanıdık bir komşu veya akraba falan görüp de iki çift laf etmek geçiyordu akıllarından… Gel gör ki şu kitap yığınından başka ilgilenecek bir şey kalmamıştı! Sinemanın başlamasına daha yarım saat vardı…
Kitapların başında bekleyen, görevinden memnun ve çocukları ya da torunlarıymışçasına önündeki eserleri sahiplenmekte olan iyi niyetli ve güler yüzlü adama, bir seçim yapmadan genel anlamda fiyat sordular;
“Kaç lira?”
Tecrübelerine dayanarak, ilgilerinin fiyat sormaktan öteye gideceğinden duyduğu kuşkuyla cevap verdi adam;
“On lira.”
Gelen yeni soru beklenmedik ve ilginçti;
“Kaç tanesi?”
Pazaryerinde kilo hesabı yapan müşteri edasıyla yaklaşan bu çiftin yaklaşımından pek haz duymayan gözlüklü adamın iyice morali bozuldu.  İsteksizce cevap vermektense, onları biraz şaşırtmak ve silkinmelerini sağlamak amacıyla esprili bir yol denemeye karar verdi;
“41 tanesi…”
Karşısındaki adam boş bakışlarla karısına dönerek,
“Yahu hanım, 41 tane kitabı nasıl seçeceğiz?” diye ciddiyetle sordu. Kadın umursamazca çantasını karıştırıyordu, onunla pek ilgilendiği yoktu.
Kitabın satışından çok kültürel yoksunluğa hizmet etmeye gönül vermiş olan gözlüklü ve ak saçlı adam vücuduna yayılmaya başlayan olumsuz elektrik ve sinir dalgalarına hâkim olmaya çalışarak,
“41 kere maşallah size…” deyiverdi.
Sinema saatini bekleyen çift biraz daha ilgisizce oyalandıktan sonra kitapların başından ayrıldılar. Bir tek kelime bile etmeden… Sabah saatlerinde günlük gazetelerin spor ve magazin sayfalarını paylaşmaktan öteye gidemeyen bir karı - koca olmalıydılar. Evde pişecek yemeğin çeşidi, alınacak eşyanın rengi ve modeli, misafirin ağırlanacağı koltuğun yerleştiriş şekli, kendilerine katacakları herhangi bir gelişim kırıntısından çok daha önemli gibiydi.
Birazdan sinemaya girecek, filmin ortalarına doğru belki koltuğa iyice yayılıp şekerleme yapacak, ara verildiğinde mısır ve meşrubat atıştıracak, film bitip de salondan çıktıktan sonra filmin herhangi bir boyutunu tartışmadan tekdüze yaşamaya devam edeceklerdi muhtemelen…
Gözlüklü ak saçlı adam arkalarından bakakalırken kendini üzgün ve yalnız hissediyordu. Kitaplar da öyle boyunlarını bükmüş gibiydiler…
Uykudan uyanmanın, uyandırmanın bir yolu olmalıydı ama ne?
Hüznün ve yenilmişliğin gölgesinden sıyrılmak için diğer kitap standındaki dostlarının yanına uğramakta buldu çareyi... Onlar da benzer olaylarla karşılaşmaktan muzdarip olan, kendisini anlayabilecek yegâne insanlardı. Olayı onlara anlatarak sıkıntısını biraz hafiflettikten sonra, kendi çalışmalarına devam ettiler. Orada kitap satmakla sınırlı olmayan geniş vizyonları onları ayakta tutan ve enerjilerini besleyen çiçekler gibiydi. Renk renk açarken insana ümit veren, gülümseten ve dünyasını zenginleştiren…
Profesörlere benzeyen görüntüsüyle bulunduğu ortama kalite ve bilgelik yayan gözlüklü adam, yaşamaya alışageldiği bu olayın yazıya döküleceğini ilk başta bilmiyordu. Öğrendiğinde ise gözleri ışıkla parladı…
Hiç bir çabanın boşa gitmediğini ve bir gün karşılık bulacağını hesaba katarak; Kimseyi küçük görmeden; kimilerini uyurgezer halleriyle oldukları gibi kabul ederek ve suçlama hatasına düşmeden onlara yardım etmenin yollarını aramaya devam edeceğiz galiba... Yaşadıklarını fark ettirmek, tüketimden üretime ve duyarsızlıktan inceliğe geçmelerini sağlayabilmek için…
Hâlâ ümidimiz var. Çünkü sanat, insan içindir.

* Bu yazının ilham kaynağı olan Raşit Öztürk’e sevgi ve saygılarımı sunarım.


1 yorum:

  1. Kitap ve insan ilişkisi açısından hakikaten güzel bir gözlem olmuş. Ancak insan-kitap ilişkisinin bu kadar büyük bir uçurumun olmasında hiç mi yazarın,yayıncının ve kitap kurtlarının günahı yok? Ben naçizane fikrimi söylüyorum: okuyan insanın,okumayan insan üzerinde negatif bir etki yaratıyor. AKP iktidarı havadan inmedi.
    Kolay gelsin. Şafak ORBAY

    YanıtlayınSil