2 Ağustos 2017 Çarşamba

KADIN

Kıvrım kıvrım kadın…
Büklüm büklüm kadın…
Kapat gözünü ve hisset… Hissini, fikrini, niyetini görebileceğin bir ayna görünümündedir, salına salına gezinirken dünyanda, büyüler enerjisiyle. Ve birlikte hayallerine kavuşabileceğin tek varlıktır belki de.
İçi kutsal bir mabet, yer yer melek yer yer şeytan damgasıyla mühürlenmiş oluşuna tezat, etten kemikten bir ölümlü işte o da senin gibi. Sen yine de tanıdıkça yere göğe koyamıyorsun.  
Giyinse de çıplak, soyunmasa bile hep şeffaf…
El üstünde tutuldukça yükselişine, yükseltişine, yücelmesine, yüceltmesine akıl erdirilemez.
Kokusu tüm dertlere çare, gündüzlere sebep, gecelere ışık... Bunu her şeyden iyi biliyorsun.
Toparlayan, değerlendiren ve adam eden. Göze güzel, ruha güzel, kalbe özel ne varsa inşa eden. Kadın kaynak, kadın toprak, kadın berrak…
Adamın aklıyla ayakları arasındaki gelgitlerde tıklım tıklım kadın.
Odalar, ofisler, sokaklar, yataklar, beşikler buram buram kadın.
Gündüzleri neyle uğraşırsan uğraş, geceler oldu mu aklın fikrin kadın.
Haremini kurmuş, kadınları sıralamış, güya erkekliğine hizmet ettiriyormuş. Hatunlar onu eğlendiriyormuş.  Kapısında dizilmiş kadınlar yalnızca birer siluet. İçinde kadın yok, ruh yok, can yok… Programlanmış geçici bir zevk var sadece. Siluetlerin içine saklanmış esas kadınlar… Bedenini satın alabilirsin, kalbini asla!
Kimisi de tek bir kadına hasret. Hayatı, evi, yatağı soğuk. Kalbi ne zamandır buz kesmiş, donuk mu donuk.
Rezidanslar da dolmuş gecekondular da, boy boy, çeşit çeşit, huy huy kadınla. Sarışını, kumralı, esmeri, şımarığı, mütevazısı, fettanı, cadısı veya zavallısı… Zirvede de ücra köşelerde de çeşit çeşit kadın.
Parça parça kadın ellerde, dillerde, kurumayan rüyalarda. Bedeninin derininden ziyade ruhunun derininden anlaşılmaya muhtaç…
Her yer karanlık,
Damla damla ağlıyorsa kadın…
Çokluğunu, zenginliğini, göz alıcı varlığını hep basite, aza, aşağıya indirgemek istiyorsun. Bunu neden yapıyorsun?
Gölgesinden bile hikâyeler çıkıyor, destan destan hayatlarda kadın. Bir kelime olup diline yapışıp kalmak, bir mücevher gibi boynunda ışıldamak, su olup boğazından içine ılık ılık akmak, çocuktan da çocuk olup göğsüne kapanıp kokusuna karışmak istiyorsun. Belki bir kumaş parçası kadar bile temas etmek teniyle, bir boya olup sürülmek gözlerine, yağmur olup yağmak üzerine korunmasızken saatlerce.
Bir yaz gecesinin rüyası oluvermiş, tatlı ılık rüzgâr gibi tenine usulca değiyor. Gözlerin kapalıyken dudaklarında büyüyen gülümsemeye karışıp gidiyor. Aklına takılan şarkılardan ilhamla saatlerce dilinde nağme nağme kalıyor kadın…
Gecenin derin rüyası, gündüzün vazgeçilmez hizmetlisi, toplumun en ağır görevlisi kadın. Yorgunluğuna aldırmadan ayakta duruşuna hayranlıkla bakakalırken gözlerinin kamaşmasını engelleyemiyorsun. Sen kendini anlayamıyorsun, kadın anlıyor yine seni...
Yudum yudum içiyorsun teninden, okyanusların tadını tuzunu. Dalgalanmış bedeniyle sarsılırken sonsuzluğuyla seni kucaklayışına alışıyorsun. Sonra hep aynı şeyi istiyorsun. Derinliğine yerleşirken bilemiyorsun kendini, kaybediyorsun edebini, dokunurken incittiğin narin bir kuş gibi ilk fırsatta uçup gidiyor hayatından. Arkasından bakakalıyorsun çıplak ve çaresizce. Geri kazanamıyorsun çünkü vahşi, yırtıcı, sarsıcı kuşlardan da vazgeçemiyorsun.

* Değerli eseriyle yazının anlamını zenginleştiren Bahadır Uysal'a sonsuz teşekkürler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme