4 Kasım 2014 Salı

ÖLÜM İZNİ ÜÇ GÜN

Ateş düştüğü yeri yakar… Bir gün hayatınızdan çıkıp gidivermiş birinin ya da bir şeyin yerine koyacak şey bulamadığınızda, bunu anlarsınız. Her kafadan ayrı ses çıkar, hiç birinin içinizdeki duyguyla ilgisi yoktur. Herkes ancak kendi penceresinden bakacak şekilde programlanmış, herkes kendi yorumunu acınızın üzerine katmış; bir şeyler olup bitmekte ve ne olduğunu kavrayamayan beyniniz tek bir şeyi düşünebilmektedir; Şimdi ne olacak?
Hayat nasıl devam edecek?
Kopup giden parçalarınızın kanlı izlerine ne basıp da onu dindirebileceğinizin derdindeyken, çok uzun zaman alacağını bilirsiniz aslında. Zamanı ileri sarmak, yaranın kabuk bağlamış haline ulaşıvermek, güneşi yeniden heyecanla doğdurabileceğiniz günleri bir an evvel görmek istersiniz. Ama hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır.
Anlayamazlar, çünkü kimse kolay kolay kendini başkasının yerine koyamaz. Her acı, sahibine aittir bu nedenle…
İsteklerini, kırgınlıklarını, alelade fikirlerini fütursuzca sıralayıverirler. Anlam vermeden o yüzleri, ağızları bir bir dolaşır boştaki gözleriniz. Artık her şey öyle boştur ki, kırılacak -darılacak haliniz bile kalmamıştır.
O kadının sözlerini hiç unutamıyorum mesela… Biz büyüğümüzü yeni toprağa vermişiz, “komşu” veya “aile dostu” olduğunu iddia eden o kadın, “herkese yaptık biz bu görevleri, burada oturan herkese yaptık” deyivermişti. Sert, acımasız, sıradanlaştırdığı kelimeleri yüzüme yüzüme böğürüvermişti. Öylece baktım, kızamadım bile... İnsan birini kaybedince öyle hassaslaşıyor ki, o sivri dilli kadına bile sarılıvermek istiyor. Onun yüzünde bile sevdiğinin anılarını, belki bir parçasını görüyor. O patavatsız ise kim bilir neyin hesabının peşinde…
Acınıza alıştıkça bunu idrak edebiliyor, o insanı tanıyorsunuz. Uzaklaşmaktan başka çare kalmıyor… Başkalarına çemkirmekle meşgul öyle çok insan var ki böyle…
İnsan, birini kaybettiğinde, kabuğuna kabuğuna dönüp sımsıkı sarılmak istiyor, dışarıya kapanıp içine dönmek, kendine sıkı sıkı sarılıp tırnaklarını etlerine geçirdiği noktada ise kayboluvermek arzusunda oluyor… Hani yerin dibine girmek gibi, kendi dibinde yok oluvermek istiyor…
Çünkü biliyor ki herkes kendince bir şeyler mırıldanacak, ama giden gelmeyecek ve her şey yeniden şekillenecek…
Bazı gidişler terbiye ediyor insanları, bazıları da yolundan şaşırtıyor. Kalanların kıymetine inanmakla iyileşiveriyor olsaydı keşke her şey…
Kimseye anlatamadıklarım vardı. Eski hesaplar yeniden açılmıştı. Muammalar her yerimizdeydi. Neden onca yıl boşa geçmişti? Neden herkes birbirini yemişti? Paylaşılamayan şey neydi? Bir avuç toprak mı? En nihayetinde bir avuç toprak olacağız işte…
Kim bilebilirdi ki atlatmaya mecbur olduğum hezeyanları, derilerimde yaralar açılacak kadar içime attığımı ve hepimizin dirliği için susmak zorunda olduğumu…
Yılar boyu korktuklarımın çoğu gerçek olmadı. Ama sonuçta korkmaktan kurtarmıyordu bu beni… Ölüm, sırları da beraberinde götürür ve yeni sırları da beraberinde getirir. Kim bilebilir ki?
İnsan acı çekerken, umut dolu hissedemiyor.
İnsan acı çekerken mantık, matematik, dirlik düzen nedir unutuyor.
Ateş düştüğü yeri yakıp kavuruyor…
Kim bilebilir ki hangi ölümün kimin için neyi ifade ettiğini?
Kim bilebilir ki, onunla birlikte kafamın dibine, kalbimin derinine ve meçhule gömdüğüm sırlarımı…
Ölüm izni üç gün, etkisi bir ömür boyu…
Kimse bugünlerde kötü haber duymak, görmek istemiyor. Ama kendi canı yandığında avaz avaz bağırmak zorunda kalıyor…
Nafile dünya, tek bir gerçeği varsa, ateşin kendi düştüğü yeri yakıyor olması. Öyle uzaklardan üflemekle olmuyor…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme