29 Mart 2014 Cumartesi

ZULÜM

Bugün, hedeflerimize ulaşmış olmanın sevincini, emeğin karşılığını almanın rahatlığını; yaşamın keyfini, eğlencenin coşkusunu, aşkın bin bir halini ve hep özlediğimiz iç huzuru tatmak yerine, neden iki gün içinde daha ne kadar karman çorman olacağı bilinmeyen hayatımıza saplanmış dikenlerin üstündeyiz? Birkaç tane hasta adamın yüzünden…
Onları yerden yere vurmayı ben de düşünmedim değil. Yüzeysel olarak bakıldığında görülen şudur ki, cehennemin dibine gitmelerini istiyor, enerjimizin itici gücüyle kovalamış da oluyoruz. Esasen görülemeyen ise, zaten cehennemde cayır cayır yanmakta olduklarıdır. Hem de uzun süreden beri… Ferahlatacak bir avuç suya hasret içindedirler. Lakin suyu yanlış yerde arayıp dururlar. Kolay olan yoldan - can yakarak, öç alarak, zarar vererek- ferahlamak istiyorlar ne hikmetse… Böyle bir şey mümkün olabilir mi hiç? Uzun süren, zor olan ise yüzleşmek ve iyileşmek. Belki de bilmiyorlar böyle bir yolu…
Elebaşı, yüz karası bir akbaba var ki hayattan bezdirmediği kimse kalmadı…
Başkalarını yakmak için çıkardığı, kendi büyüttüğü yangından kendisinin de kurtulmasının mümkün olmadığını göremiyor işte… Bu yüzden gitgide daha fazla ateş saçıyor.
Madalyonun diğer yüzü de pek iç açıcı değil ne yazık ki… Gerçekler, dürüstlükle yapılmış büyük bir muhasebe ister.
ÖZGÜRLÜKSE, hiçbir zaman başkalarının ne diyeceği kalıbına danışmadan hareket etmedik ki… Bu gerçek özgürlük müdür?
İNANÇSA, hiçbir zaman başkalarına göstermeyi düşünmeden, “kendi içimizde” ve “yalnızca kendimiz için” ibadet etmedik ki… Gerçek dindarlık bu mudur?
EŞİTLİKSE, nereden geldiğimizi hatırlayarak bizden düşkünleri hor görmeden kendimizle aynı hizada tutmadık ki… Hani ne oldu vicdan terazilerine?
CİNAYETSE, menfaatimize ters düşen birine hınç duymadan, intikam gütmeden ve öfke püskürmeden canını gönülden bağışladığımız kimse olmadı ki, elden gelse bir kaşık suda boğmayı arzulamışızdır her daim.
Şimdi AYNA karşımızda…
Bu CANAVARI yavaş yavaş bizler yarattık…
Yüzyıllardan beri süregelmiş kemikleşmişliğin parçasıyız biraz, beğenmesek de…
Bu öz-sorgulama, canavarı haklı yapmaz. Ancak unutulmamalı; yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki canı yakılmadan başka birinin canını yakmayı düşünmüş olsun. Dengesizliği yaratan şey ise, intikam ateşinin hep farklı kişilere sıçramış olduğudur. Acısı hep başkalarından çıkar, suçludan değil.
Bir miktar suçluyuz.
Bir miktar sorumluyuz olan biten her şeyden.
Kendi kendini cezalandırmanın en alâsını yaşıyoruz.
Onlar da yaşayacak.
Çok büyük tedaviler lazım hastalıklarımıza, hastalıklarına.
Büyük çareler değil de, uzun süren hesaplaşmalar lazım.
İç hesaplaşmalar lazım. Aksi halde bugünkü CEHENNEM tekrarlayacaktır. Canı yanmış başka bir çocuk büyüdüğünde, yeniden başlayacaktır.
Esasında o çocuk hiç büyümemiş, hep yarasını kaşıyan, ağlayarak oyuncağını geri isteyen bir çocuk ruh hâlâ…
Gazabı öyle büyük oluyor ki…
Zulmün çıka gelmediği yarınlar mı istiyoruz?
Kimseye zulmetmeyerek işe başlamak tek çare…
Dünyayı değiştirmeye ancak kendinden başlayabilirmiş insan. “Ülkenizi kurtarmaya kendinizden başlayın” diyor Mümin Sekman.
Hasta olanın iyileşmeye ihtiyacı vardır. İlaca, çareye, sakinleşmeye, en çok da sevgiye…
İnanması zor ama bugün en çok ZULÜM eden kişi, en az sevilmiş olandır.
Yazık…




Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme