18 Temmuz 2018 Çarşamba

BETONİSTANBUL

Değerli bir ağabeyimiz anlatmıştı. Yıllar önce bir arkadaşıyla beraber Ankara’dan trenle İstanbul’a geliyorlarmış. Tren İstanbul semtlerinden ilerleyerek Haydarpaşa’ya doğru giderken etrafa bakıp hayretler içinde kalmışlar. Bir bakmışlar her yer yemyeşil…

“Ama sizin neslin durumu bize göre daha kolay” diye küçük bir teselli vermeye çalıştı, ekşiyen suratımı görünce. Babacan diliyle devam etti,
“Çünkü sizler o hallerini hiç görmediniz, dolayısıyla bugünkü haline katlanmanız daha kolay… Bizler ise cennet gibi dönemlerini yaşayıp görmüşüz. Bu hali bize çok dokunuyor.”
Bir şeyi sevmek, sahiplenmek, korumak için; kıymetini bilmek için illa görmek mi gerekir? Doğru olduğunu, gerekli olduğunu, güzel olduğunu bildiğimiz şeylerin peşine düşeriz. Hayallerimizde yaratırız önce. İstanbul’un eski yeşil halini de görmesek, bilmesek de özlüyoruz.  Zaten bizim doğumumuzdan itibaren giderek azalan güzelliklerine şahit olmaktan ötürü üzgün ve çoğu zaman çaresiz değil miyiz?
Yollar, yapılar, betonun içine karıştığı her şey çoğaldıkça, aralarına sıkışıp kalarak yaşam mücadelesi veren ağaçların, bitkilerin boynu büküklüğüne yanar dururum. Yazarım olmaz, başvururum olmaz. Şikâyet ederim olmaz. Hiç birinin işe yaramadığını gördükçe boğazımı kaplayan büyük enerjiyi haykırarak çıkarasım gelir;
“Evleri büyüttünüz bahçeleri küçülttünüz!”
“Aman aman koşarcasına bitirin o binaları. Yakında içinde oturacak insan bile kalmayacak!”
“Binaların eskileri gibi insanların da çürümüşlerini tespit edip onarabilseydiniz keşke…”
Uyuşmuş kafaların içinde bu sesler yankılanmaz. Yine de susamam.
Hadi o binalar bitti, tozu ve pisliği zamanla gitti diyelim. Kafaların tozunu kim temizleyecek?
Kapı-duvar seviyor bu millet ama neden? Taş seviyor, beton seviyor. Taş sevdikçe kalbi de giderek taşlaşıyor.
Sorsan herkes şikâyetçi ama projeler onaylanırken kimse imzadan elini çekmiyor.
Apartmanların ortasında can çekişen parklar, yapay bir cennet gibi.
Bir bitse şu şu tamirat, tadilat, hafriyat… Belki huzur buluruz.
Binalar yükselirken insanlar alçalıyor.
Binalar ve arabalar yaşıyor artık, insanlar değil.
Çocuklar umurunuzda olsaydı şunu da sorardım,
Yükselmiş binaların grisinde sıkışıp kalmış, oksijensizlikten daralmış, bu nedenle hastalıklara yakalanmış sevdiklerinize kutu kutu ilaçlar alırken hiç kalbiniz sızlamıyor mu?
Çocuklara bu kirli hikâyeleri anlatmaktan utanmıyor musunuz?
Ama artık çocuklara dair bu sorular bambaşka dönemlere ait. Bugünlere değil.
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme