11 Nisan 2018 Çarşamba

AŞK ÇOCUKLARI

Konforlu yataklar alıyor, üzerini allı pullu şatafatlı örtülerle süslüyor, etrafına mumlar yakıp koyuyor ama içinde sevişmiyorsunuz. Ne anladık o işten? Fotoğrafını çekip yayına sürüyorsunuz bir de… Herkes görsün, hayallere dalsın, peri rüyalarında sansın sizi… Oysa hepimiz biliyoruz ki artık aşk çocukları doğmuyor bu dünyaya…

Belki de gezegenimiz büyük bir ikiyüzlülük, arsızlık, nursuzluk sınavından geçiyordur. Kim kime neyi ne kadar yutturabilirse dünyası… Erdemler, şerefler, haysiyetler ölmüştür, başımız sağ olsun… Geride en çok yalan ve yılandillerin eşsiz çirkinlikteki efsaneleri kalmıştır. Güneş doğmaya, yağmurlar inmeye, rüzgârlar savrulmaya utanıyordur artık buradan.
Bitirip tükettik ya buraları, yeni yerler arayalım ayak basmaya... Haydi, açılalım evrene doğru ve rezilliklerimizi yayalım. Mavi beyaz hayallerimiz, kırmızı fantezilerimiz, rengârenk günlerimiz vardı eskiden. Şimdi her yeri siyaha boyadık, grilerin tonlarına razı gibiyiz.
Ardımıza bakmadan koşarken çok parlak yarınlara, en büyük değerlerimizi de geride bırakmış olmalıyız. Onlar hakikaten de kimsesiz yavrulara benziyor şimdi… Müzik, aşk ve masumiyetten pareler almayı unuttuk yanımıza ve taşımayı unuttuk içimizde… Biz diliyle söylüyorum, çok da ayıp olmasın diye… Çünkü ayıp etmemeyi öğrendik en çok. Biz diliyle rezil olduk yüzyıllardır…
Hesaplar arttı, etiketler yükseldi, masraflar boyu aştı, binalar yükseldi, insanlar alçaldı. Kaosun ortasında, bir kameranın ucunda ve bu kadar edepsizce yaşanamazdı özel duygular… Özel insanların içinden önce usulca birbirine yansırdı sonra da etrafa yayılarak çoğalırdı önceden. Şimdi oramız buramız ya çok fazla açık ya da gereksizce kapalı. Doğmuyor, doğamıyor artık gerçek aşk çocukları…
Ne istiyorsun koca hayat? Nasıl da büyüyüp dikildin tepemize böyle korkunç canavarlar gibi? Bizi bize bırakmıyorsun bir türlü? Daha ne olduğumuzu kim olduğumuzu bilip anlayamadan bitiyor her şey. Bir nokta koyuyorlar sonumuza, hadi yallah! Senin mimarın olmuştur bizim büyük güçlerin tuzaklarına düşen yarım aklımız… Çok günlük, çok boş, çok çerezlik işlerdedir belimizin kuvveti… Oysa çok basit ama büyük mutluluklar getiren sonsuz hazineler vardı eskiden. Şimdilerin olmazsa olmazı para bile gerekmezdi onlar için.
Kır çiçekleri vardır hani taze taze, saçlarımıza takardık, düğünleri süslerdik, hayallerimizi arardık içinde… İşte o kır çiçekleri kadar masum dokunuşlarımızla başlayan, bahar günleri gibi içimize dolan heyecanlara sahip çıkardık. Bir kere sevdik mi kolay kolay bırakmazdık. Sonra fısıltılarla anlatırdık ruhumuza sığmayan tutkulu sözleri. Şiirlere, notalara, hatıra defterlerine dökerdik de anlaşılsın diye yanıp tutuşurduk. Sevmekten bir hal, bir çare bir tuhaf olurduk. Sarhoş olurduk aşk ile… Yârin eline değmekten hem pırpırlanır hem huzur bulurduk. Kavuşmak bir ödül, bir hediye olup efsaneleşirdi... Kıymeti bilinirdi aşk ile geçen her dakikanın… Şimdilerde almış başını giden bir ortaya dökülmüşlük, bir serbestlik ve çok yönlülük… İşte öyle alelade günlerin süslü heveslerinde, ağır parfüm kokularında boğulmuş, garip bir rutubete bulanmış, pis bakışlarla işaretlenmiş anlaşmaların sonunda çıkmıyor güzel şeyler. Ve böyle zamanlara doğmuyor gerçek aşk çocukları.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme