8 Mart 2016 Salı

KADINCA

Bir 8 Mart sabahı doğuyor yine, kolay mı?
Kırık, ihmallere kurban gitmiş, itilip kakılmaktan sesi kesilmiş ama bunlara rağmen aktif bir üreme makinesi; tarih bilmeden, zaman bilmeden haldır haldır çalışıyor işte, evi barkı dağılmış, aklı fikri karışmış, içi dışına taşmış, kırık ayaklarının üzerinde yorgun bir savaşçı olup çıkıvermiş, kendi gününün arifesinde…
Ondan güzellik, ondan zarafet, ondan keramet, ondan haysiyet bekleyip de onu kuyularda boğulmaya terk eden kültürüne ne demeli?
Ya kendi gücü, kıymeti, özgüveni?
Kadınca sesler, susturuldukça her taraftan inadına yankılanan, dönüp dolaşıp yüzümüze çarpan bumeranglar gibi.
“Beni hiç dinlemiyor kocam”
Yakınan, ağlayan kadın, sen hiç kendini dinledin mi peki?
“Beni hiç anlamıyorlar”
Ey kadın, sen kendini hiç anlayabildin mi?
“Yolun sonuna geldik, benden bu kadar”
Kadın, kadın sen sensiz hiçbir şeyin devam edemeyeceğini öğrenemedin mi?
Pes eden hırçın yüreğin, en çok da kendi sesine yabancı senin.
Hafızan, en az kendini kaydetmiş. Neyin peşinden koştuğunu sorsalar elle tutulur bir cevap verebilecek misin?
Tam 33 yıl olmuş, toprağa karışmış, mor gözlerine inat bembeyaz teniyle melekleşen kadın;
Her 8 Mart geldiğinde seni yüreğimden yeniden doğuruyorum.
Seninle birlikte kaybolup giden tüm eksilmiş yanlarıma küfürler yağdırıyorum.
Seni bilmeden, seni tanımadan çok özlüyorum.
Sen kimi günler gönlüme sığmayan peri masallarından taşan kayıp bir kadın, kimi zaman ömrünün baharına kast edilerek yok edilmiş bir genç kız, kimi zaman da içime sığdıramadığım kimsesiz bir çocuksun.
Sen gittiğinde büyüdüm ben.
Sen gittiğinde bütün kadınlar SEN oldu, bütün çocuklar da BEN…
Sen huzura kavuştukça ben huzuru aradım.
Ömrünü başkalarının iki dudağından çıkan birkaç “hayır” a teslim edişin hâlâ yüreğimin yarası olsa da, ben senin devamınım. Senin boyun eğişin benim aklımın başlangıcı oldu.
İçimde filizlenen küçük bir umut, yorgunluğumla kırgınlığımdan sıyrılmaya başlayan hayallerimin sebebi.
Kadının zaferi, acılarına teslim olmadığı o imkânsız sanılan noktada başlıyor. Sen kaybetmiş görünebilirsin ama hiç hatırlayamadığım varlığın benden izinsiz, benden bağımsız yine benim ruhumda yaşıyor.
Her kadın göğsüne sakladığı bir acıdan beslenir. Kadınlar birbirinin ne olduğunu her şeyden iyi bilir.
Biraz gözyaşı biraz ezilmişlik, biraz da çaresizlik…
Hediyelerle kapatılamayacak kadar büyük bir boşluk…
Kadının doğasındaki genişlikle ters düşen o garip sıkışmışlık, bazı gün başında bir ağrı, bazı gün kasıklarında bir yanma, bazı gün ağzından çıkan bir çığlık…
Hâlâ da kabul edemez kadın bir türlü.
Sevgili kadın,
Sen en çok kendine yabancısın…
Cilveni kullandığın kadar aklını, duygunu hissettiğin kadar hayat çizgini, herkese gerdiğin kolunu kanadını esirgediğin varlığını bir bilebilseydin…
Dert sende derman da sende…
Dırdırların öldürür, beklentilerin bezdirir, kırgınlıkların sonumuz olur.
Oysa sen bilmediğin, anlayamadığın kadar özel ve güzelsin.
Tek bir gün anılamayacak kadar muhteşemsin.
Bunu sen görmeden kimse göremez.
Taze bahar dalları gibi açarsın her gün, görmesini, koklamasını, korumasını bilene…
Hayatı doldurduğun karnınla, sürgünlere gönderdiğin ruhun her gün yeni savaşlara tutulur. Yüzün düşer, boynun kırılır, belin bükülür de yine de zalimlere bir DUR demezsin.
Oysa sen bir şiir kadar yürekten, bir çiçek kadar doğadan, bir melek gibi cennetten gelensin.
Bir gün değil, her gün şükredilecek bir nimetsin.
Hediyeler, kutlamalar, süslemeler bekleme;
SEN HEDİYENİN TA KENDİSİSİN…
Şimdilerde kadınca bir ses yükselir toplumdan; bulantılı, gürültülü ve kimsesiz… Duyan var mı, soran var mı, anlamaya çalışan var mı yoksa herkes yine kendi halinde mi?


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme