31 Mayıs 2013 Cuma

GEÇ KALMIŞ BAHAR

Nasıl olup da günlerin geçtiğini ve en önemli şeylere sıra gelemeden bittiğini düşünürken, ellerimde takvimin bir yaprağını daha yırtmaktayım şimdi… Ayın ve mevsimin sonunun gelip çatışına rağmen hâlâ güzelim baharı yaşayamadığımıza içerlememek ne mümkün. Yine çalışma, çabalama; aynı teranelerde dönüp duran dolaplar; dürüst ve düzgün kalarak ayakta durma gayreti yordu fazlasıyla… Her gün yeni bir uğraş çıkaran, savaş yaratan güçlerin esaretindeyken, çırpınışlarımıza kulak verecek daha büyük bir güç olduğuna ilişkin inancımızı yitirmekte olabilir miyiz?
Kaçırmamızı istemeyeceğim güzellikte öyle görüntüler var ki etrafımızda… Bulunduğum her yerde, yaptığım her işte ışık saçmaya alışırken, eksik kalan yanlarımıza üzülmekten kendimi alamıyorum. Güzel olan herhangi bir şeyle ilgilenmeden geçip gitmek gibi… Yeterince sevmemek gibi… Günde bir saat de olsa dinlenmemek gibi…
Başkentteyken nerdeyse on ay kış yaşadığımız günlerde, İstanbul’un baharını nasıl da özlediğimi hatırlayınca, buraların kıymetini bilebildiğimizden duyduğum şüphe içimi yakmaya başlıyor... Sıcak yaz günlerini iple çekip bronzlaşmanın derdine düşemem de, ağacın ve yeşilin nefesime kattığı oksijenle sarhoş olmaya yeltenirim. Bir yandan da etrafta cennetten kopup da önümüze kondurulmuş güzelliklerin bir bir alınıp koparılmasından ürkerim bugün…
Evimin dibindeki bir vişne ağacının güzelliğini fark etmiştim geçenlerde… Meyvelerini sunmuş, güzelliğini kuşanmış, bunca sıkıntı ve karmaşanın içinde nasıl da umut veriyor… Yaşayan bir canlı o, koruyabileceğimizden emin olamadığım; gölgesine, kokusuna, rengine hasret kalmaktan korktuğum…
Karşı binanın kenarından geçerken fark ettiğim bir erik ağacı kış uykularından uyandırıyor... Kaç yıldır aklım, gözüm, nerdeydi de bu güzelliği es geçmişim böyle… Toprağın üzerine erikler düşmüş… İçinde bulunduğu binanın müteahhide verildiği ve kısa zaman sonra yıkılacağı aklıma gelince kendimi alamadığım ürpertiler kapılıyor içimi... Acaba bu ağaçları da keserler mi, o soğuk ve modern binaları yaparlarken… “Bırakın eskisin” demek geliyor içimden. İnsanlarla birlikte ve doğal haliyle eskisin apartmanlar… Bırakın yenilerini inşa etmeyi… Dokunmayın doğalımıza…
Bir gün baharlar hiç gelemeyecek ve oksijenimiz, suyumuz bile kalmayacak diye korkuyorum. Çocuk doğurmaktan çekiniyorum yine, ona ne bırakabileceğim diye… “Korktuk yavrum, direnemedik” demektense onu buradan uzak tutmak istiyorum yine… Hamile kalmadan doğum sancıları çekiyorum…
Altında ezilmekte olduğumuz ve birilerinin hayâsızlığından doğan yüzlerce sorumluluğumuz olduğuna ne şüphe... Anlayamadığım ve kabul edemediğim bir şey var. Birileri bu dünyayı pisletirken biz temizlemeye mi geldik gerçekten? Yüzümüze gözümüze tükürüle tükürüle savaşmanın ve derdimizi anlatmanın, yaralanmanın nihayetinde yok olmak için mi?
İsyankârlık bana göre değil… Haberler ve mide kaldıran tüm gelişmeler bir daha baharların gelmeyeceğine işaret eder gibi görünse de, gün doğmadan yine umulmadık ışıklar doğacağına inanmaya davet ediyorum hepimizi…
Bir kargaşa içindeyken, savaşın ortasındayken ve canımız yanmaktayken baharları kaçırmak ve yaz sıcağıyla kavrulurken ayılmak istemesem de, zaten gittiğim yere baharı benliğimle taşıdığımı hatırlayıp rahatlamak daha çok işime geliyor…
Biraz yatışıyor gibiyim. Yüzüme güneş gibi doğan bir gülümseme görebilen gözlerime can geliyor. SEVGİ bu savaşı kazanacak… AKIL kazanacak mı bilmiyorum ama bir yolunu bulacağız elbet… Birbirimizi sevdikten, sevmekten vazgeçmedikten sonra neden olmasın?
Hep söyledim yine söylüyorum, bahar takvimlerde değil yüreğimizde…
Yarın bir haziran.
Yeni bir başlangıç olsun.
Ne olursa olsun, yaşamaya gecikmeyin. Çünkü bir gün bitecek…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme