19 Ağustos 2011 Cuma

SAATİ UNUTMAK

Başlığını koyunca yazı da ona uyacak şekilde ortaya çıkıyor. O yüzden geçici başlıklarla başlıyorum artık yazmaya. Geçici diyorum çünkü hayal gücümü kısıtlamasını istemiyorum. Anlatılanlarla paylaşılanların yön değiştirmesiyle birlikte başlık da değişebilir. Özgürlüğe alışmaya başladım herhalde. Kısıtlanmayı ya da kısıtlamayı kabullenmek niye? Bırakalım yazı da değişsin başlığı da. Hayat da değişip durmuyor mu zaten? Hem de bizim isyanlarımızı dinlemeden… Hızla…
Akşam saatleri yaklaşmaktayken deniz kenarında büyük bir keyif yaşanıyor. Pek kalabalık değil etraf. Genç çift yüzebildiği kadar yüzmüş. Ama yorgunluk yok. Bir babayla oğlu oltalarının ucuna yemleri itinayla yerleştirerek balık avlamayı deniyorlar. Hem de gündüz suda yüzerken ara ara sabit durma gafletinde bulunanların ayaklarını minik minik ısıran o balıklardan… Mahallenin sevilen köpeği komşunun kızıyla birlikte sahile geliyor. Sahilin havası onun yaramazlıkları ve oyunlarıyla değişmeye başlıyor…
Güneş karşıdaki tepelerin arkasından batmaya koyulurken, bir teyze evinin bahçesini süslemek için beyaz çakıl taşları topluyor. O taşlarla toprağına diktiği çiçeklerinin etrafını süsleyecek. Kıyıdan kıyıdan yürüyerek temkinli hareketlerle taşları toplamaya dalmışken, eşi arkadan usulca yaklaşarak onu suya batırıyor. Denize girmekten korkan teyzeye “senin başka türlü suya gireceğin yok” diyor. Teyze de onu kıyafetlerinden çekiştirerek suya batırmaya çalışıyor. Şakalaşıyorlar, cilveleşiyorlar ve keyifleniyorlar… Etraftakiler de onlarla birlikte gülüşüyor…
Babayla oğlu balık tutmaktan ümidi kesince taş sektirmeye koyuluyorlar. Yedi, sekiz, dokuz, on kere sekmeye başlayan taşlar onları nasıl da gururlandırıyor. Her seferinde daha da büyük bir iştahla atışlarını yapıyorlar. Derken kollar ağrımaya başlıyor ama gösteri bitmek bilmiyor. Güneş az önce batmış… Gökyüzü morla pembeyi sahiplenerek kendine yeni görüntüler veriyor. Henüz ışıklar yanmaya başlamadığı için etraf loş. Rüzgâr durmuş, deniz çarşaf gibi… Taşları sektirmek de daha kolay ve keyifli artık. Durmak bilmeden taşlar seçiliyor ve denizin çarşafımsı yüzeyine özenle fırlatılıyor… Keyifler öyle bir yerindeki…
Genç çift bir türlü toparlanıp eve gidemiyorlar. Sahildeki ortam öyle güzel ve doğal ki… Bir yere yetişmek istemiyorlar. Saati düşünmeden o anın tadına varmayı seçiyorlar. Genç adam “saati düşünmeyelim bugün” diyor, genç kadın da ona gülümseyerek onayladığını gösteriyor. Akşam mı olmuş, yemek zamanı mı geçmiş düşünmeden sahildeki köpekle oynuyorlar. Denize doğru küçük dallar fırlatarak onun yakalayıp geri getirmesini bekliyorlar. Başını okşarken, sadece sevgiyle yetinebilen bu hayvanın enerjisine katılıyorlar.
Üstü başı ıslanan teyze çakıl taşlarını doldurduğu torbasını alarak ağır ağır evine doğru yürümeye koyuluyor. Hava artık daha da loş. Etraf sakin ve gürültüsüz. Saat tamamen unutulmuş ve boş verilmiş. Bir günlüğüne bile olsa… Başlığına uygun oldu herhalde bu anlatılanlar. O yüzden değiştirmeye gerek duymuyorum. Ama merak ediyorum dikkat ettiniz mi bazı detaylara. Bu tablonun içinde hiçbir lüks ve abartı yoktu. Popüler bir plaj, yumuşak ışıl ışıl kumlar ve konforlu sahil ekipmanları yoktu. Sadece doğal ve sade bir ortam vardı. Bir de bütünlüğü küçümsenemeyecek bir aile… Doğa, abartıdan uzak insanlar, onların sevgisine dâhil olmuş bir hayvan ve anı yaşamaya izin veren bir bakış açısı… İşte bu kadar basit ve aynı oranda keyfe yer verilen bir şey olabilir hayat. Saatler unutulabilir. Bir günlüğüne bile olsa…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme