21 Nisan 2015 Salı

ASGARİ MÜŞTEREKTE...

Hiçbir yere gittiğim yok aslında. En çok zırıltı da bundan çıkıyor ya… “Nerelerdesin?” sorusuna cevabım hep; “ulaşmak isteyene, kendi kalbi kadar yakınım” oluyor. Anlaşılmıyor. Çözmeye, incelemeye vakit ayırmak istemez olmuş artık insanlar. Hep kafalarındaki kalıplardan dillerine yansıyan yargılarla itham ağları örmekteler masum ve iyi niyetli çehrelere… Yazık… Oysa ne kadar mutlu olabilirdik birlikte…
OLMAK YA DA OLMAMAK, İŞTE BÜTÜN MESELE BU!
Nerde üstat, senin sesini duyacak ince ruhlu insanlar bu devirde? Ne kadar ham insan eti, o kadar büyük zevk olmuş. Her şey bitmiş gibi. Ya da bunu başaramayanların dilindeki nakarat; para da para, güç de güç… Hırs çemberlerinde boğulmuş bizim gerçek duygularımız, insanlığımız…
Hep kurdukları akılsal mahkemelerde sorguya tutarlar tertemiz hayatları. Kimseye zararı yoktur o güzel kadının, ama güzelliği yeterince suçtur mesela. Vur gitsin! Ölmekten beter didiklerler. Bir türlü rahat vermezler. O da inadına güzeldir işte…
Anasıyla babasının günahlarını öder çocuklar… Onlar zaten hep kurbandırlar. Dilimde pelesenk oldu artık… Çocuklar en korunmaya muhtaç ama çocuklar en tehlikeye açık diye… Ben hâlâ gerekli olanı konuştuğuma kalıbımı basarım…
Hadi kalkın gidelim mesela… Gidebiliyor muyuz gerçekten?
Yok.
O zaman “ben hep buradaydım aynı sizler gibi” diyeceğim. Asgari müşterekte buluşabilir miyiz mesela sizinle? Bana göre pekâlâ mümkün. Ya size göre?
Kapınıza getirsem dayasam gerçekleri, kendimle birlikte, kabulünüz mü? Gülü seven dikenine katlanır diye duydum ben ama… Hani ne oldu? Her şey işimize geldiği gibi, işimize geldiği yere kadar…
Geri çekilip çekilip dinlenme ihtiyacım da buradan doğuyor sanırım. Bu ikiyüzlülüklerden…
Doğayı, insan gibi kalmış olanı, hayvanları ve en çok da kendimi dinlerken bulduğum huzur, insan içine karıştıkça azalıyor kimi zaman. Yazık…
Yine de sonuna kadar atılıyorum tez canlılığımla, tüm yargılarınıza rağmen. Ben zaten kendime yetiyorum da belki sizinle daha bir güzel olabilirdik… Keşke bendeki güzelliğe biraz olsun katlanabilseydiniz, mesela benim sizi güzel görebildiğim derecede…
Sevgi fedakârlık isterdi hani, hepsi lafta…
Güvenilirlikler parmakla gösterilecek kadar azalmışken, herkes kendine puan yazmanın derdine düşmüş ya da düşürülmüşken, ayarlarım şaşıyor kusura bakmayın. Ne zaman bu kadar yarışır ve ayrışır olduk?
Seksenlerde doğdum ve seksenlerde ölmeliydim belki de… Belki de ben öldüm, siluetim sizinle dalga geçiyor. Belki de bu oyun çoktan bitti.
Ben ışığı gördüğümde, ben ışığı gördükçe niye kudururcasına kıskandılar ki… Gelselerdi de birlikte güneşlenseydik mesela…
Önceleri bana genetik olarak bir şüpheciliğin geçtiğini sanıyordum. Sonra baktım ki bu işin faturası, insanların tavırlarına kesilmeli…
Kaç kişi kaldı olduğu gibi, olabildiği gibi…
Ama biz sanatçıyız, sanat hep tercüman olur; olurken de üzerine yapıştırılmış yaftalarla görünmezleşiverir işte. Sahnede alkışladıklarını tek başınayken kavrayamaz olur insanoğlu. İçinden çıkamayınca da, “amaaan şeytan işi bunlar”.  
Şeytanın kötü olduğunu nereden çıkardılar ki? Bir de onu dinleseydik kim bilir neler anlatırdı… “Benim hükmüm geçti bu kadar insan kılıklı kopyamın yanında” derdi belki de o kırmızı şeytan…
Eğri oturup doğru konuşmak lazım… Pardon o eskidendi değil mi?
Belki de oturup yeni yeni atasözleri türetmeli…
Asgari müşterekte buluşabilir miyiz yine de? Sizin donmuş kalbiniz ve benim istekli ruhum arasında bir münasebet olabilir mi?
Dünya yıkılmış olsa, benim hâlâ umudum var diyeceğim.
Paralel evrenler görünür olsun, aynalar kaplasın her yanı.
Gizli saklı kalmasın…
Bu kadar ikiyüzlülük yeter.
Yine de asgari müşterekte buluşabilir miyiz?
Yaratanın kalbime yerleştirdiği affedicilikten ve yaratıcılıktan olsa gerek, her türlü döküntünün içinden bir güzellik çıkarabilirim hâlâ...

1 yorum:

  1. Kardesim, kelimelerinde kendimi bulmam benzer ruhlara sahip oldugumuza isaret olsa gerek. Evrenin diger ucunda da insanlar benzer kavgalar pesinde malesef!

    YanıtlayınSil