23 Haziran 2017 Cuma

CİNAYET

Ben hep güzel olduğumu düşünürdüm. Güzel, verimli ve değerli… Etrafımı da güzelleştirdiğimi sanırdım.
Öyle büyük üzüntüler, hayal kırıklıkları yaşadım ki… Türlü şekillerde haykırdım canımın yandığını ama sesimi duyan olmadı. Benim canım yanarsa onların daha çok yanacağını anlatamadım. Hep bir ümitle kurtarılacağım ve sevileceğim günleri bekledim. Onlar beni azalttıkça yalnızlaştım, kimsesizleştim...  Evimi darmadağın ettiler. Ailemin fertlerini bir bir azalttılar. Oysa biz ne geniş, heybetli, birbirini tamamlayan köklü bir aileydik. Soyumuz çok eskilere dayanırdı. Uçsuz bucaksız ve alabildiğine her yere uzanırken, kırpık ve boynu bükük bırakıldık.
“Elleri kırılsın” diyebilir miyim?
İlahi gücün bir parçası olduğumu fark edemedikleri için hiç acımadan ve bile bile kıydılar körpeliğime, güzelliğime, doğurganlığıma… Gözleri öylesine körleşmiş ki, en büyük kötülüğü aslında kendilerine yaptıklarını göremediler… Hiçe saydılar şahane renklerimi, verdiğim nefesi, sunduğum nimetleri.
Ben hep birlikte zenginleşir, güzelleşiriz, gelişiriz diye düşünürdüm. Önce beni ve soyumu sonra da kendi soylarını kuruttular, öz hazinelerini tükettiler. Her gün bir yerim daha eksiliyor, kelleşiyor; yolunuyor, koparılıyorum. İnsan eli en büyük silah ve kötülük olabiliyormuş meğer. Benimle cennet gibi olan yerler, şimdi nefessiz ve renksiz, bereketsiz kalmaya meyilliler.
Sesimi duyurabilseydim eğer, “BURALAR BENİM” diye bağırırdım. “Ya benimle birlikte yaşamayı öğreneceksiniz ya da buraları terk edeceksiniz!” Kabadayı değildim, diyemedim. Çığlıklarım, hastalarda, hastalıklarda, hastanelerdeydi. Laboratuavurlarda üretilmiş ilaçlar benim yokluğuma çare değildi, yokluğumun dermanı tabiatın içindeydi.
Gövdem aklın ve zaferin, kollarım barışın, damarlarım saflık ve sadeliğin sembolü sayılırdı. Refah ve bolluk demektim. Benzerlerimin atasıydım. Başlarına taç edecekleri yerde, zarar verdiler.
Her yerde her şartta yaşayabilen bir yapıda yaratılmıştım. Yaşatılmam, koruyup kollanmam kolaydı. Onlar bana vurdukça, sayım da azaldı umutlarım da... Yerime, üretemeyen soğuk ve hareketsiz bir şeyler koydular. Benim yüreğim bunu yapanların yerine bile yandı. Bir yüreğim olduğunu bile bilmezler. Oysa ben onların bedenlerinin şahdamarı gibiydim. Kendilerini, nefeslerini, geleceklerini kestiklerini bilmeden yok ettiler beni. Görüntüm, etkim ve bereketim yok olsa bile ben dünyanın merkezinde atan kalpleriyim. Ben olmazsam, bir gün yaşayamaz hale gelecekler. Bunu ne zaman görecekler?

Duyuyor musunuz?
Şşşşş
O zaman biraz daha dikkatli dinleyin.
Yine mi olmadı?
Tak tak tak, gır gır gır, çlank çlunk, gırç gırç gırç…
Yoksa diğer sesler onu bastırıyor mu?
Doğrudur…
Onun ince, naif, huzur veren sesi o hantal seslerin yanında nasıl duyulabilir ki…
Zaten onun savunucusuydum bu fısıltılar kulağıma çalınmadan önce de. Ben heybetli gövdesine sarıldıkça ve başkalarının adına özür diledikçe, feryadına kulak tıkayana uyarı verircesine fısıldıyor;
“Artık sonunuz geliyor…”
Bin bir yaraya dermanımız, ciğerlerimize dolan hava, kuru toprağı süsleyen ve zenginleştiren bir nimet. Sahipsizliğine yanıyorum. Olup bitenlere inanamıyorum.
Doğanın yemyeşil örtüsünü azaltmanın bir yolunu buluyor, yerlerine beton yığıyor ve buna da modernleşme, gelişme diyorlar. Zaman geçtikçe yeşil azalıyor, gri çoğalıyor. Herkes bir evi olsun istiyor, sonra bir evi daha kiraya vermeye, sonra bir de yazlığı, bir tane daha…
O beton yığınlarının içinde kutu kutu ilaç içerek yaşamaya razılar. Penceresinden görülecek ağaç, ekilecek toprak, yaşayan bitki kalmasa da razılar…
Her yıl gittiğimde azaldığına şahit olduğum zeytin ağaçlarının bolluğunu özlüyorum. Onları koruyan yasalar nerede? Dibine kalaslar yığılmış boynu bükük zeytin ağaçları artık onlar. Yılda 15 gün içinde oturmak için tapular alınıyor.  Esas evimiz, vatanımız, havamız suyumuz göz göre göre yok oluyor.
Kazma kürek vurulan yerler bizim geleceğimizdi. Binaların arasında birkaç zavallı ağaç olmamalıydı. Ağaçların arasına gizlenmiş mütevazı ve ufak evler olmalıydı.
Gösteriş için yaşayan bir millete mi söylüyorum bunları? Kime söylüyorum?
Zeytin zararlıları; zeytin sineği, zeytin güvesi, zeytin kara koşnili olarak biliniyor. Ama ilk sıraya insanı yazmayı unutmuşlar. Sağından solundan içinden ya da dışından yemiyor, kökünden yok ediyor onu…
Büyükşehirlerin bitirilmesi yetmemiş; inci gibi denizin mis gibi havası her yerden istila edilmiş. Bir de bakmışsınız yarın öbür gün kafa dinlemeye, oksijen almaya, tatil yapmaya, bunaltana metropolden kaçmaya, doktor tavsiyesiyle şifa bulmaya gidecek yer kalmamış. Doymayan gözler onları yemiş yemiş bitirmiş…
Sadece zeytin yiyerek karnını doyurmuş kalabalık bir aile var bildiğim. Sadece zeytin toplayarak kazandığı parayla evini geçindiren köylüler var. Sadece zeytin ağaçlarıyla bezenmiş dağ yamaçları var. Sadece zeytinyağlı sabunla saçlarını yıkayan yaşlılar var. Sadece zeytinyağlı yiyerek yaşayan mide hastalarıyla vejetaryenler. Sadece zeytin ağacının gölgesinde yaşayabilen hayvanlar…
Pahalı arabalarınızı gölgesine park etmeyi, çocuklarınıza meyvesini koparmayı biliyorsunuz da ilk fırsatta nasıl onları yok etmeye giden imzaları atıyorsunuz?
Bunun adı cinayet…
Ve ağaç ben ona sarılırken yine kulağıma fısıldıyor,
“Ben ölüyorum ama esas sizin sonunuz geliyor.”

2 yorum:

  1. Ne kadar guzel anlatmissin�� insallah kor sagir vicdanlara ulasir bu sozlerin������

    YanıtlayınSil
  2. Ne kadar guzel anlatmissin�� insallah kor sagir vicdanlara ulasir bu sozlerin������

    YanıtlayınSil